What is essential is the ambition to do good architecture​...

Mimarlığı ilk olarak ne zaman/nasıl dert etmeye başladınız?

Annem, babam gazetecidir. Annem çok iyi resim yapardı, şair babam da Jale Erzen gibi bazı ressamların sergilerini düzenler, Maya isimli bir sanat dergisi çıkarır, sanatla içiçe yaşardı. Evimizde Hakkı Torunoğlu, Balaban gibi çok değerli Türk ressamlarının yağlıboya tabloları vardı. Ancak benim mimarlık mesleği ile ilgili bir fikrim yoktu. Daha çok spor ve rock müzik ilgimi çekiyordu. Lise yıllarında sıkıcı ders kitaplarına soyut bazı çizgisel resimler yapardım. Daha sonra bu çizgilere ilgim arttı. Sanırım ailem ve bu resimler beni üniversite sınavında mimarlık  yazmama etken oldu.

 

Bu mesleği seçmeye nasıl karar verdiniz? Sizi etkileyen, örnek aldığınız birileri oldu mu? Bununla ilgili özel bir anı/anekdotunuz var mı? 

Mimarlığı esas dert etmem Odtü 1. sınıf 1. dönemin sonunda kütüphanede bulduğum bir kitabı okumamla başladı: “The Psychology of Building”. Bir mimarın  dikdörtgen evini nasıl değiştirdiğini adım adım anlatıyordu. Aradaki duvarları kaldırıp lineer bir mekan elde etmeyi, mekansal derinliği, mekanda katmanlaşmayı anlatıyordu. O kitapla “mekan” oluşturmanın ve “mekan” üzerine düşünmenin hayatta uğraşılacak keyifli bir iş olacağına karar vermiştim. 1. dönem temel tasarım dersinden sürekli DD alırken Orhan Pamuk’un yıllar sonra yazdığı gibi bir kitap okudum hayatım değişti.  2. dönem ve sonrası bambaşka oldu.

 

Mimarlık eğitiminizi ODTÜ’de alma nedenleriniz nelerdi? Nasıl bir eğitim hayatınız oldu? Etkilendiğiniz hocalarınız kimlerdi?

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni arkadaş çevremin etkisiyle yazmıştım. Sadece 3 tercih yapıp hepsini ODTÜ yazmıştım, son gece makine mühendisliğini listeden çıkarıp mimarlığı birinci tercihim yapmıştım. ODTÜ’nün müthiş bir kampüsü var, ODTÜ Mimarlık binası da öyle. Başlıbaşına eğiticidir. Biz çok iyi bir temel eğitim aldık, hem mimari anlamda hem de hayata bakış anlamında., “Güvercin güvercindir barışı simgelemez” diyerek 1. sınıfta o güne kadarki tüm dünya görüşümüzü derinden sarsan ve değiştiren Jale Erzen’le, rahmetli Eşber Yolal’la, Haluk Zelef’le, Aydan Balamir’le başladık; Kemal Aran’dan, rahmetli Alaaddin Egemen’den, Ali Cengizkan’dan, 4. sınıfta Haluk Pamir, Abdi Güzer’den, Helmut Klassen isimli çok iyi bir yabancı mimardan ve diğer birçok değerli akademisyenden dersler aldık. En iyi projemin hala 4. Sınıf bitirme projem olduğunu düşünürüm. O proje için Mimar Ziya Tanalı ofisine davet edip beni Aldo Van Eyck’ın mimarisi ile tanıştırmıştı. O tanıştırma projeye yansımıştı. Projenin iki strüktürel parçasının sacdan 1/10 maketini yapıp, projemi aydıngere çizip üstüne asarak sunmuştum. Sac maketi kendi ayakları üstünde duracak şekilde pencere önlerine yerleştirmiş ve doğal ışıkla aydıngerin üstündeki çizimlerin daha canlı görünmesini sağlamıştım. Ayrıca master doktorada da Renzo Piano, Richard Rogers’ın 1. olduğu Paris Pompidou Center yarışmasında 1970’lerin başında 2. olan Selahattin Önür gibi çok değerli mimarlar, Sosyolojiden rahmetli Ünal Nalbantoğlu gibi isimlerden müthiş dersler aldım. Jale Erzen’in “2. Dünya savaşı sonrası modern sanat” dersinde “abstract ekspresyonist”lerle tanıştım. Emel Aközer’le felsefeyle tanıştım. Baykan Günay’dan planlama dersleri aldım. Çok merkezli şehirleri ilk ondan öğrendik. Bir de Suna Güven’le çıktığımız İtalya seyahatleri de unutulmazdır. Bize farklı ve taze düşünmeyi öğreten her daim genç fikirlere sahip Türel Saranlı’ya da buradan sonsuz teşekkürlerimi iletmek isterim. Mimarlık çok boyutlu kültürel ve teknik bir iştir bana göre. Kültürel kısmı için Odtü’de çok iyi bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Teknik kısmı okuldan sonra yapı yaptıkça gelişti. Aslında arkadaş çevrem ve yabancı genç mimarlarla yapılan EASA (European Architectural Student Assembly) buluşmaları da bu eğitimi desteklemişti. 68 kuşağının devrimci sanat ve mimari düşünce akımlarından Situationist’lerle, mekan-olay arasındaki ilişki ile, fluxus akımı ile Rusya’da, İskoçya’da Ürgüp’te katıldığım bu buluşmalarda tanıştım. Temalı workshoplarda zaman-mekan-eylem ilişkisi üzerine birçok fikir geliştiriyorduk bu buluşmalarda. EASA ruhu dediğimiz ve EASA’ya katılan yakın arkadaşlarımla paylaştığımız bir ortak anlayış vardı ve bu anlayışın mimaride karşılıkları olduğunu bilirdik, zaman faktörü, esneklik, farklı durumlara ve lokasyonlara adapte edilebilirlik, oyun, kente turistik olmayan bakış gibi kavramlarla özellikle Situationist’lerle olan ilişkimizin kendi üretimimde ve bu ekipten kişilerin bugünkü üretimlerinde hala izlerini görebiliyorum.  Ayrıca okul dönemim boyunca ailem ve arkadaş çevremden çok destek aldım, birlikte yarışmalar yapardık. Heyecan duyardık. Ailemle 10 saatlik yolculuktan sonra İzmir’e yazlığa gitmiştik. Gittiğimizin ertesi günü sabah kahvaltısından sonra Marmaris Kültür Merkezi yarışması için denize karşı oturup bir eskiz yapmıştım ve babama ben dönüyorum diyerek eve dönmeye karar verdim. Yaz tatilini bırakıp yarışmaya çalıştım. Tatil sonrası babam ameliyat olmuş, evde yatıyordu, biz de 10 kişi evde Burak Ercan’la girdiğimiz Marmaris yarışmasını yetiştirmeye çalışıyorduk. 2 elemeli yarışmada ilk sekize kalmıştık. Sonuçta 4. olduğumuz yarışmanın kolokyumunda sevgili Hasan Özbay’a “biz sizden genç yeni kuşak olarak mimarlığa farklı bakıyoruz” dediğimde şok olmuştu. Biz de ikinci elemeye kadar maket yapıp, kesitte konferans salonunu toprak altına aldığımızı göstermek isterken jüri başkanı Oral Vural ödülleri açıkladıktan sonra maketin bir kısmının makete sabit olan raylar üstünde kaydırılarak açıldığında kesit makete dönüştüğünü ve konferans salonunun kesitinin ortaya çıktığını fark etmediklerini söylediğinde şok olmuştuk. Jürilere güvenimiz azalmış ama gelen ödülle motivasyonumuz artmıştı. 1 yıl sonra 5 ay her gün sabahtan akşama kadar evde düzenli çalışıp hazırlandığım ve Levent Topaktaş, Cengiz Kansu ve yakın arkadaşlarımla tamamlayıp teslim ettiğimiz Atatürk Kültür Merkezi Opera-Kongre-Tiyatro yarışmasında 3. olduğum  haberini alınca babam, annemle ve arkadaşlarımla yaşadığımız sevincin verdiği motivasyon hala sürmektedir.

 

Mezun olduktan sonra bir süre Ankara’da çeşitli ofislerde çalışmışsınız. O yıllarda Ankara’daki mimarlık ortamı nasıldı?

Ankara’da elle çizim yapılan, az sayıda yarışmanın olduğu ve çevremizi ve Türkiye’de yapılan mimari üretimi hiç beğenmediğimiz, değiştirmemiz gerektiğini düşündüğümüz bir ortam vardı. 3 ayrı ofiste 8’er ay çalıştım. Ancak çalıştığım ofisler yeterli gelmiyordu bana. Gençliğin getirdiği bir enerji ile hep daha iyisini yapabiliriz fikrim vardı. Okulda yaptığım özellikle 3. ve 4. sınıftaki projeler çalıştığım ofislerde yapılan projelerden, çevremdeki yapılardan ve yarışmalardaki projelerden farklı geliyordu bana. Bu yüzden yarışma yaparak hayata atılmanın zamanı idi. Cesur davrandım, ailem de bu yönde teşvik etti. Babam bekar evine çıkmak istiyorsan yarışma yapıp kendi paranı kazanmalısın demişti. Bu şekilde son çalıştığım Artı Mimarlığı bıraktım, EASA İskoçya’ya gittim. Sonra da yarışmalara başladım. Önce Burak Ercan ve eşi Neslihan’la İzmir’de mansiyon aldık, 5. olduk, sonra yine Burak’la Marmaris’te 4. olduk, ardından Ankara AKM Opera-Kongre-Tiyatro yarışmasında 3.lük geldi. İvme ve motivasyon yüksekti. Bernard Tschumi’nin event-space (olay-mekan) fikri üzerine düşündüğüm sırada geliştirdiğimiz tasarımlardı bunlar. Aynı zamanda ilkokuldan beri aldığımız matematik ve analitik düşünce altyapısından geldiğini düşündüğüm ve bugün üzerinde uğraşıp proje ve yapılar yaptığımız esnek sistem tasarımları fikri bu yarışmalarda doğmuştu.

 

1996’da yarışmada aldığınız birincilik nedeniyle ilk kez kendi ofisinizi kurma girişiminiz olmuş... Yarışma sürecini ve o projeyi anlatır mısınız?

Sanıyorum 1994 yılıydı. Mehmet Kütükçüoğlu ile tanıştım. Gece 01:00’de mimarlık konuşurduk. Ortak bir heyecanımız oluşmuştu, zaman faktöründen bağımsız bir mimarlık olamayacağını düşünüyorduk ikimizde. Akılcı ama aynı zamanda yenilikçi fikirlerimiz vardı. “İstanbul’da 1 günlük yolculuk: Surdibi” isminde bir grafik hazırladık. İstanbul’da surdibini bakış açımız yapıp 1 günlük yaya bir seyahatin kaydını zaman-mekan grafiğinde derleyip sunduk. Ulusal Mimarlık sergisinde grafik dalında birincilik ödülü aldık. Sonra tekrar Bandırma Kent Merkezi yarışmasına girdik, ekipte sevgili Ceren Balkır da vardı. O dönemde Türkiye’de olmayan bir proje yaptığımızı düşünüyor ve 1. olacağımızı hissediyorduk. Yarışmayı kazandık, Bandırma projesini yapmak üzere Mehmet’le birlikte Ankara’da Teğet Mimarlığı kurduk.

 

O dönemde bir yandan da yüksek lisansınızı yürütmüşsünüz... Hem ofis sahibi olup, hem yüksek lisans yapmak nasıl bir deneyimdi?

İkisinin de ayrı ayrı heyecanları vardı. Aslında o dönemdeki ODTÜ eğitimini düşünürsem bu bir üçlü; Bir yandan kültürel ve tasarım bazlı bir ODTÜ lisans eğitimi, bir yandan o eğitimde lisans döneminde çok fazla okuma fırsatı bulamayıp yüksek lisansta keşfettiğiniz mimarlığın teorisine dair yapılan okumalar, Piranesi, Tafuri, Vidler’i keşfetmemiz, aldığımız derslerle felsefeye girişimiz, Heidegger, Kant, Cassirer, Lefebvre okumalarımız, bir yandan da ofiste çizerek ve yerinde uygulamada görerek öğrendiğimiz mimarlığın yapı bilgisi. Hepsinin deneyimi gerekiyordu bence. Mimarlık tek yönlü geliştirilebilecek bir iş değil bana göre. Ayrıca yüksek lisansta bana çok yönlü katkısı olan Ali Cengizkan’la birlikte karmaşık fikirlerin dolandığı bir mimarlık ortamında berrak fikirler üreten bir mimarın, Bernard Tschumi’nin tiyatro, sinema, dans, film, edebiyat gibi disiplinlerdeki esin kaynaklarına yöneldim. Sanattaki bazı düşüncelerin diğer dallarla nasıl örtüşebildiğini, birçok kesişim noktası olduğunu ve birbirlerini nasıl beslediğini gördüm, aynı zamanda olay-mekan üzerine dergilerde yazılar da yazdım. Lisans üstü tezim bana inşa edilen mekan, yani varolan mekanların eylem üzerinden analizi üstüne berrak bir düşünce altyapısı oluşturdu. Ama bu yeterli gelmemişti bana. Devam etmek gerekiyordu düşünsel araştırmaya.

 

Ofisinizin ilk yıllarında proje almakta zorlandınız mı? Daha çok yarışma projeleri kanalıyla mı ilerlediniz?

Mehmet’le birlikte kurduğumuz ilk ofisimde kazandığımız ulusal yarışma ve yine birinci olduğumuz Opel Satış ofisi davetli yarışması dışında proje almakta çok zorlanıyorduk. Genç ve tecrübesiz bir ekibe herkes yatırımlarını emanet etmiyordu. Ancak çok da eğleniyorduk. En yakın arkadaşlarımızla birlikte keyifli ve sosyal, genç bir ofistik. İş alma konusunda binbir düşünce geliştiriyor ama uygulayamıyorduk. 2000 yılında Türkiye’deki ekonomik krizle birlikte devam edemedik, Mehmet İstanbul’a gitti, paralel 2 ofis denedik, ancak yürütemedik,  ben ailesel sebeplerden Ankara’da kalmak zorunda kaldım ve ortaklıktan ayrıldım, hissemi Ertuğ Uçar’a devrettim. Onlar İstanbul’da başarılı bir şekilde Teğet’i sürdürdüler. Biz eşimle başka bir yola girdik.

 

Mastırın ardından doktoranızı da yapmışsınız ve yaklaşık 10 yıl boyunca ODTÜ’de yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak hizmet vermişsiniz... Akademik hayata bu bağlılığınızın nedenleri neydi?

İlk ofisten ayrılınca Odtü’de 1-2 yıl Güven Arif Sargın ve Türel Saranlı ile 4.sınıf ve yüksek lisans stüdyolarına girdim. Sonraki yıllar daha az olmak üzere yine Güven, Türel Saranlı ve Ayşen Savaş’ın stüdyosunda part-time öğretim görevliliği yaptım, son birkaç yıl ise sadece bazı jürilere katılabiliyorum. Doktora yapmak benim için yüksek lisansta kafamdaki bazı soruları açığa çıkarmak için sürdürmek istediğim bir süreçti. Akademisyen olmak için değil de meraktan doktorayı sürdürdüm. 150 sayfalık bir tezim vardı, içinde o dönem çok popüler olan Deleuze ve Guattari’den birçok alıntı vardı. Ancak geçen yıl İsviçre Cern’de tanrı parçacığını bulan ekipteki kişilerden fizikçi kardeşim Efe Yazgan tezi okuyup “tüm Deleuze’leri çıkarmalısın, bunların mimariyle hiç ilişkisi yok hatta fizikle de yok” dediğinde tez jürisine birkaç hafta kala ne yapacağımı şaşırmıştım. Haklıydı, mimarlığın üretim biçimlerindeki içsel bilgi üzerine odaklanmalıydım. Çünkü o en iyi bildiğimdi ve mimarlıkta geliştirilmesi gerekendi bana göre. Bir gecede 100 sayfa çıkardım tezden, tez hafiflemişti ancak yoğunlaşmış ve berraklaşmıştı, enerjisi geri gelmişti. Kardeşime bu anlamda çok şey borçluyum. Ayrıca eşim Begüm’e de, çok yardımcı oldu tezin redaksiyonunda.  Hem yüksek lisanssta hem de doktora da tezime jürilik yapan ve tezin draftlarını ciddi bir şekilde okuyup yorumlayan, fikirler veren mimar Murat Uluğ’un da mimari anlayışımın gelişmesinde katkıları büyüktür. Tamamladığım tez 4 jüri üyesi tarafından kabul gördü, ancak sevgili hocam Ali Cengizkan yazdığımı bir doktora tezi olarak değil bir manifesto olarak yorumlamıştı.  Ben de haklı olabileceğini ancak bu tezdeki fikirleri geliştireceğimi, bu fikirler üzerinden tasarımlar ve yapılar yapma sözü verdim kendisine. Nitekim şu andaki üretimimizin alt yapısında hem benim yüksek lisanstaki “olay-mekan”, hem doktoradaki “tasarım eyleminin tasarımı” hem de eşim Begüm Yazgan’ın ödüllü doktora tezindeki “ekolojide sistemci yaklaşımlar” fikirleri var. Yüksek lisansta “inşa edilen mekan” üzerine düşünmüştüm, doktora da ise “tasarımdaki mekan ve üretim biçimleri üzerine”, ikisi de birbirini tamamlayan fikirler.  Akademik hayata bağlılık hem ODTÜ’yü sevmemden, hem de mimarlığın teori ve pratikle birlikte götürülmesi gerektiğini düşünmemden geliyor. Örneğin Ankara Arena projesinin ana fikri önemli ölçüde yüksek lisansta okuduğumuz, Colin Rowe’un Robert Slutsky ile birlikte yazdığı “Transparency: Literal and Phenomenal” makalesindeki fikre dayalıdır. Mimarlığı her yönüyle düşünmek gerekiyor, bu yüzden mutlaka akademide olmak gerekmiyor ama ruhunuzun ve beyninizin bir parçası orada olmalı bence.

 

Doktora tez konunuz akademik ve pratik hayatı birleştiren ilginç bir konu... “Mimarlıkta Dizaynografi”... Tasarım sürecini sistematize etmek nasıl mümkün olabilir? Bununla ilgili kendi ofisinizde uygulamalarınız mevcut mu?

Dizaynografi fikri doktora için geceler boyunca aldığım notlar ve düşünmeler sırasında dağınık fikirleri biraraya getiren bir buluş gibi bir gece yarısı çıktı. “Tasarım eyleminin tasarımı” yaptığınız üretimin zamanla ve yapılan hamlelerle ilişkisinin irdelenmesi üzerine bir fikirdir, obje bazlı değil süreç bazlı bir araştırmaya işaret eder. Ressam Francis Bacon’ın resim yaparken iyi gittiğini düşündüğü bir resmin bir sonraki hamlede mahvolabileceğini ya da daha iyiye gidebileceğini ve üretimini buradaki doğal gerilim üzerine kurduğunu söylediği gibi tasarım sürecinde de hamlelere bütün olarak ya da o andaki tekilliğine baktığınızda bunların arasındaki ilişkinin kurgulanma biçiminin potansiyel müthiş bir fikrin bozulmasına ya da daha ileriye götürülmesinde ne kadar önemli olduğunu söyleyebiliriz. Yüksek lisansta uğraştığım olay-mekan fikri Bernard Tschumi’nin “Mimarlığın paradoksu” olarak belirttiği ikileme dayanır. Ona göre “mimarlığın paradoksu” kavramla deneyim arasındadır. Diğer bir deyişle kurgulanan, tasarlananla yaşanan arasındadır. Bir yanda gerçek, varolan, anlık olan, inşa edilmiş mekandaki eylem, diğer yanda soyutlanan, tasarlanan, kağıtta varolan, tasarımdaki mekan ve eylemi vardır.  Mimarlığın paradoksu yaptığınız üretimin o anda varolamamasında yatar. Araya mesafe girer, zaman girer, kişiler girer, birçok faktör girer. Örneğin bir dişçi diş çekme anında teori ve eylemi buluşturur, ya da beyin cerrahı ameliyat sırasında. Dişçi ve beyin cerrahı için teori ve eylem arasında, yaşananda doğrudanlık vardır. Mimarlıkta ise yoktur. Siz istediğiniz kadar tasarlayın mekana anlam katmaya çalışın mekan anlamını yaşananla bulur. Eğer anlık, doğrudan deneyim-eylem-olay mekana anlamını veriyorsa ve tasarım yoluyla mekana yapılan her türlü atıfla çatışıyorsa bu deneyim, benzer şekilde, tasarım eyleminin kendisi, tasarıma ve tasarımdaki mekana anlamını katabilir. Tasarımdaki mekanın “olay”ı, inşa edilmiş mekanın olayından farklıdır. Birisi diğeri değildir, dolayısıyla birbirlerini temsil edemezler. Tasarım yapmanın henüz yeterince keşfedilmemiş, derinleştirilmemiş potansiyel bilgisi burada yatar bana göre. Tasarımdaki mekanın ve tasarım yapma eyleminin kendine özgü bir gerçekliği ve yaşantısı-süreci vardır. Mimari tasarım "yapmanın" anlık olasılıklarının üstü yüzyıllar boyunca belirsiz bir geleceğe endeksli mimarlık çabası ile örtülmüş. Bu örtüyü kaldırmanın, farklı bir alan tanımlamanın, bir-e-bir’in, doğrudan doğruyanın, narrasyonsuzun potansiyellerine girmenin zamanı geldi artık diye düşünüyorum. "Olayın tasarımı" değil de, tasarımı "olay"ın ta kendisi olarak yorumlamanın ve bunun üzerine düşünmenin zamanı da. “Mimarlıkta Dizaynografi” tasarım yapmanın içsel bilgisine ait bir bilgi ve üretim alanı önerisi, aynı sinematografi, koreografi de olduğu gibi.  Tasarımda esnek sistemler tam da burada devreye giriyor; “Esnek sistem tasarımı” narrasyonsuz bir tasarım sürecinin geliştirilmesi, tasarımın “olay”ına odaklanan, bu sürecin içsel üretim bilgisinin araştırılması için ve parçalardan çok parçaları birarada tutan ilişkileri tasarlamak için geliştirmeye çalıştığımız bir anlayışı ifade ediyor. Üretimi yönlendiren, referanslandıran eylemler aracılığıyla ilişkinin tarifi ve sürecin organizasyonu, mimari tasarıma “aktüel olan”, “iş”in “work” ün içindeki eylemlerin, mimari tasarımın gündelik hayatının içindeki sistematiklerin araştırılması ile ilgili bir araştırma alanıdır. İlişkilerin eylemler aracılığıyla tasarımı manüel (mimarın eline bağlı olan) dünyayı parçalar, farklı referans sistemleri kurar. Yaşınız ilerledikçe usta mimarların tasarımlarında “esnek sistemler” geliştirdiklerini daha fazla görmeye başlıyorsunuz; Le Corbusier’de, Peter Zumthor’da, Herzog De Meuron’da, Sejima’da, RCR Architects’te ve daha birçoğunda. Benim için en çarpıcısı 2 ay önce yeniden gittiğim Barcelona’daki Gaudi’nin Casa Mila’sının planının beş ayrı elemanla kurgulanmış bir esnek sistem olduğunu görmem oldu. Mekanda dolaşırken hissetmiyorsunuz, mimarın eline ve becerisine fazlasıyla bağlı doğaçlama bir tasarım gibi duruyor, ancak öyle değilmiş. Mimarın becerisi çok yüksek ancak Casa Mila’nın tasarım sürecindeki düşünce altyapısında “esnek bir sistem” yatıyormuş. Özellikle çatı katının maketlerinde net bir biçimde görülüyor bu. Beş yapı elemanının ilişkisi ile kurulmuş bir sistem; İki büyük iki küçük avlu, taşıyıcı ana merdivenler, tonozlar, tonozları bağlayan kirişler ve dış ve iç avluda dalga hareketi yapan cephe elemanı. Bunu farketmek bana çok ilginç geliyor. 5,5 yaşındaki kızım yanımdayken Casa Mila’nın planını çizdiğimde kendisi de çizmek isteyip kağıda hatasız çizebildi, çünkü yapılan anlaşılır ve net esnek bir kurgu, avluyu dörtten altıya çıkar deseniz de kolayca yapabilirdi. Bu fikirde esneklik sadece tasarımda görünmesine rağmen bu fikirle tamamladığımız birçok proje ve yapıdaki deneyimimize göre, süreçte takip edilen esnek referanslar sistematiği aynı zamanda, işverenden, mühendislere ve inşaatı yapan ustaya kadar etkisini hissettirmektedir. Mimarın tüm süreçte baskın rol oynadığı yapı tasarımı anlayışlarından farklı olarak mimar burada esnek bir mekan ve sistem tasarımcısıdır. Casa Mila’nın kurgusal analizi mimari tasarım süreçlerinin içsel bilgisine dair ipuçları veriyor. Corbusier’in Rochamp Şapel’inin duvarlarının birbiriyle ilişkisine bakın, Cezayir şehrine önerdiği plana bakın, benzer ilişkileri göreceksiniz. Esnek sistem tasarımı parçalar arası ilişkilerin tasarımıdır. Sadece mimarın eli değil, bugüne kadarki mimarlık kültürü ve bilgisinin iyi yanlarını, endüstriyel malzemeleri içerecek sistematik-esnek bir akıllılık tasarıma yön vermeli, bu sayede projeyi çizenden, işverenden, mühendisinden, malzemecisinden, ustasına kadar tüm üretim süreçlerine etki edebilecek anlayışlar geliştirilmeli diye düşünüyorum. Doktoradan beri ofisteki üretimimiz tasarım sürecinde geliştirdiğimiz esnek sistem tasarımları üzerine kurulu. Mimarlıkta Dizaynografi ise bu tasarımların ve mimari üretme biçimlerinin içsel yapılarına ve problemlerine ve bu problemlere verilen cevaplara dair bilginin araştırma alanı. Yazgan Tasarım’da projelendirilmiş “Turuncu Ev” bu konudaki ilk motivasyonu veren yapıdır. Orada İşveren’e sunduğumuz bir ilişki diyagramı üzerinden oluşturulan esnek mekan kurgusu, tüm proje ve inşaat sürecine etki etmiştir. Yıllar sonra o diyagramın önerdiği ilişkiyi Le Corbusier’in Ronchamp Chapel’i planındaki üç ana duvarın pencerelerle ilişkilendirilmesinde gördüm. Benim için inanılmaz bir uyanıştı. Aynı zamanda tasarımda ikinci boyutta benzer ilişkiler önererek üçüncü boyutta nasıl bambaşka sonuçlar elde edilebileceğine dair de bir uyanıştı bu. Tasarım sürecinde esnek sistemler kurgularken genellikle diyagramları kullanırız. Diyagramlar aracılığıyla ilişki tasarımları yaparız. Diyagramla kurulan ilişki modülatördür, süreçteki genleşmelerin, büzülmelerin ortak paydası gibi hareket eder. İlişki diyagramı tasarımı tüm süreçte yönlendirir. “Turuncu Ev”den sonra projelendirdiğimiz “İstanbul Kavacık Ofis”, “Odtü Modsim Mükemmeliyet Merkezi”, “Beyaz Ev”, “Yenigün İnşaat Merkez Ofisi”, “Denizli Teraspark Sinema”, “Ankara Arena“, “Knauf Arena”, “Aselsan Rehis Gölbaşı Radar Tesisleri”, “Tema İstanbul Satış Ofisi”, “Yeni Çeltek Genel Merkezi”, “Expo Kore Türkiye Pavyonu”, “Bursa Nilüfer Eğitim Kampüsü”, “Eskişehir Vali Konağı”, “Tema İstanbul Fuar Standı”, “Ons İncek Konutları ve Satış Ofisi”, “Konya Tarım ve Gıda Üniversitesi” ve sayamadığım birçok projeyi yukarıda bahsettiğim anlayışla tasarladık ve hayata geçirdik.

 

Akademik ortamın mimarlığınıza ve bakış açınıza ne tür katkıları oldu? Mimari tasarımla akademik birikimi nasıl buluşturdunuz?

Birçok projede teorik bilgimizi kullandık, ayrıca yüksek lisans ve doktorada altyapısını hazırladığım fikirleri uygulamada kullandık, geliştirdik. Bu tezler kompleks bir mesleğe belli bakış açıları ile yaklaşmamıza ve odaklanmamıza yardımcı oldu. Bakış açınızı seçici hale getirdiğinizde etrafınızda daha çok şey görür oluyorsunuz. Örneğin usta mimarların tek bir sistem kesitiyle nasıl kompleks mekanlar üretebildiğini gördükten sonra diğer mimarların yapılarında bu anlayışı aramaya ve görmeye başlıyorsunuz. Sejima’nın İsviçre’deki Rolex Center’ı bunun en iyi örneklerindendir bana göre. Mies Van Der Rohe’nin Barcelona Pavyonunda yaptığı tek düzlemdeki “serbest mekan”ın üçüncü boyuta aktarılabildiği “serbest mekan” fikrini bir adım ileri götüren bir yapıdır. Çocuksu ve rastgele görünen bir planı vardır, ancak tek bir sistem kesitiyle müthiş bir mekan oluşturulmuştur.

 

ODTÜ sizin için yoğun anlamlar ifade ediyor olmalı... Bu bağınızı biraz açıklar mısınız...

Sevdiğim insanlar, sevdiğim mekan, orman, Ankara’da nefes alabileceğiniz bir yer.

 

Yazgan Tasarım Mimarlık 2003 yılında kurulmuş olarak görünüyor.

Akademik hayatınız süresince aktif bir mimarlık ofisiniz yok muydu?  Yoksa mevcut ofisiniz dönüşüm mü geçirdi?

2001-2003 yılları arasında aktif bir mimarlık ofisim yoktu. O dönemde Odtü’ye stüdyoya girmiştim. Yazgan Tasarım Mimarlık döneminde akademik hayatım part-time olarak sürdü. Son yıllarda da sadece jürilere katılabiliyorum ve davet geldiğinde bazı okullarda “Mimarlıkta Dizaynografi” sunuşları yapıyorum. Bugüne kadar yaklaşık 16-17 sunuş oldu bu konuda.

 

Eşiniz Begüm Yazgan ile kurduğunuz bugünkü ofisinizde nasıl yol aldınız?

2002 yılında evimizden öğrencilerimizin de yardımıyla yarışma yapıyorduk. Ev beyaz halı ile kaplıydı. Sabaha karşı öğrencilerimizden birisi sigarasını halının üzerinde söndürüp ayakkabısı ile ezince, ertesi gün yeniden ofis açmaya karar verdik. Bu arada mansiyon aldığımız 2 yarışma ile yeni ofisimizi açtık, henüz duvarlarını boyuyorduk ki ODTÜ’den okuduğumuz dönemde assistanımız, sonrasında arkadaşımız sevgili Tansel Korkmaz bir iş için bizi aradı, ve yeni ofise o işle başladık.

 

Ankara’da mimar olmanın/mimarlık ofisi yürütmenin farklı bir nosyonu bulunuyor mu?

Ankara doğup büyüdüğümüz şehir. Bu şehirde yaşamaktan mutlu olabilmek için kendinize özel bir rotada, özel kişilerle, özel mekanlarda hayatınızı kurgulamanız gerekiyor. Güzellikleri sunan bir şehir değil, yaratmanız, oluşturmanız gerekiyor. Belki bunun cazibesi var. Aileniz, en iyi dostlarınız, iyi bir çevreniz var. Mimarlık yapıp varolabilmek için iş olanaklarını da kurmanız gerekiyor, şansınızın da yaver gitmesi, çok çalışmanız gerekiyor, ancak bana göre iyi mimarlık yapmak için dünyanın en güzel ve dinamik şehirlerinde yaşamak şart değil. Mimari kültürü geliştirmek için gezersiniz, okursunuz, üretirsiniz ama hepsinden önemlisi mimarlık aklınızda olması gerekiyor, “American Beauty” filmindeki gibi naylon torbasının havadaki yoğun elektrikle birlikte dansı, sıradanın içindeki olağanüstüyü görmek, çıkarmak, kafa patlatmak gerekiyor bana göre. Geçen yıl Hollanda’da gittiğim Rush konserinde “The Wreckers” şarkısında fonda oynayan çizgi film seyahat halindeki gemi ve deniz fenerini gösterirken yağan yağmurun biranda açılı bir şekilde yağmaya başlamasıyla sahne ışıklarının da aynı açıda yanıp sönerek “yağması”nın yarattığı müthiş etkinin, mimari eğitimimle görünür olabildiğini düşünüyorum, mimarlığı kendinizle birlikte heryerde görüp deneyimleyebilirsiniz, bir yazının kurgusunda, Gaudi gibi doğayı inceleyerek, yere düşen bir gölgenin hareketini takip ederek, mimarlık beyninizde olduğu sürece yerin çok önemi yoktur bana göre. Alien filmindeki acaip yaratığın tasarımcısı Giger’in İsviçre’de yaşadığı köyü ve o çizimleri orada yaptığını  gördükten sonra bu işin ruhen yersiz olduğuna emin oldum. Derdiniz yapı yapmak ve tasarımlarınızın uygulandığını görmek ise bina yaptırmak isteyen sizi ergeç bulacaktır, siz yeter ki çok iyi mimarlık yapın. Ailevi sebepler ve dostlarım benim Ankara’da yaşamımı sürdürmemde etken oldular, daha sonra Ankara’da yarattığımız iş olanaklarımız ve ofiste çalıştığım meslektaşlarım da bu durumu sürdürmeme sebep oldu. Ayrıca sanılanın aksine Türkiye’nin en büyük özel sektör yatırımcıları hala Ankara’dadır. Bu şehir sadece devlet işlerinin yapıldığı bir memur şehri değildir. Biz bu şehirden yıllardır özel sektöre çalışıyoruz. Ancak buraya bağlı değiliz, uluslararası çalışan bir ekibiz, yurtdışında birçok ülkede ve Türkiye’nin 15 şehrinde yapılarımız var. Belirttiğim gibi esas olan iyi mimarlık yapma hevesinizdir, şehir çok sonraki bir faktör bana göre. İstanbul Volkswagen Arena’nın İşverenlerini hiç tanımıyorduk. Bizimle tanıştıktan, ofisi gördükten sonra güvenip işi bize verdiler. 3,5 yıl İstanbul’a gidip geldik, şu anda Avrupa’nın en iyi akustiğine sahip salonunda konserler veriliyor. Barcelona’da ya da Floransa’da yaşasaydım mimarlık kültürü doğuştan itibaren içime işlerdi gibi geliyor bana, ancak yine de iyi mimarlık yapmak için yeterli değildir. Türel Saranlı’nın dediği gibi düşünmeyi öğrenmek daha önemli geliyor bana. Size bir örnek vereyim; Hırvatistan’ın başkenti, ülke dinamiklerinin merkezi Zagrep’e değil de, çok çok daha az nüfuslu Zadar’a gidin burada yaşayan Mimar Nicola Basic’in yaptığı bana göre dünyanın en iyi mimari yapılarından birisi olan “Sea Organ”ı göreceksiniz. “Aynası iştir kişinin” diye düşünüyorum, yerin o kadar önemi yok.

 

Özel sektörün merkezi olarak kabul edilen İstanbul’a yerleşmeyi veya ofis açmayı hiç düşündünüz mü?

Düşündük, İstanbul’da bir evimiz var, İstanbul’a ileride yerleşebiliriz, şu an için bir ofis yatırımımız da var ve altyapısını kurmaya çalışıyoruz.

 

Mimarlık pratiğine bakışınızı nasıl özetlersiniz? Sizin için vazgeçilmez olan ve mimarlığınızı biçimlendiren prensipler hangileri? 

Teori ve pratiği birleştirmek, tasarımdan detaya kadar süreci bir bütün olarak görmek, takım çalışması, Koolhaas’ın bir röportajında dediği gibi tasarımda özgürleşme ile ilgili araştırmaları her daim  sürdürmek, yapılan her yapıyı bir şans olarak görüp hem yapıldığı kente hem de mimarlığın evrensel kültürüne bir katkı olarak gerçekleştirmeye çalışmak, mimarlık yaparken keyif almak, son dönemde de esnek sistem tasarımı fikrini küçük kızımın da etkileriyle “oyun”la birleştirmek.

 

Projelerle ilgili üretim süreciniz nasıl? Projeyi alıp teslim etmenize kadar geçen süreçte nasıl bir sistemle hareket ediyorsunuz?

Analiz ve eskiz, parçaları net belirleme, ilişkilerine odaklanma, sonrasında süreçte özgür olarak devam edebileceğimizi anladığımız bir tasarım aralığı yakalandığını düşündüğümüzde takım çalışması ile projeyi geliştirme. Eskinin gesamkuntswer anlayışından yani mimarın bütüncül olarak ve tek karar verici olarak  mobilya dahil herşeyi tasarladığı anlayıştan farklı olarak “new gesamkuntswerk” diye adlandırdığım yine bütüncül bir “iş” ancak endüstri ile birlikte hazır parçaların da kullanıldığı ve takım çalışmasına dayalı bütüncül bir iş. Önemli olan parçaların ilişkisine odaklanmak bana göre, bu yüzden parçanın kendisi yüksek önemini yitiriyor, örneğin bir kapının iyi çalışması ve güzelliğinden çok duvarla ve diğer kapılarla ve mekanla nasıl biraraya geldiğine odaklanmak, bu yüzden mimar bence gelecekte daha fazla ilişki tasarımcısı ve seçen konumunda olacak. Koolhaas’ın Venedik Bienalindeki sergisi en temel, merdiven, kapı, tavan, zemin, çatı, vb. yapı taşlarını sergilerken aslında sıradanın-banalin içindeki olağanüstü mimari-kültürel ve sosyal zenginliğin ipuçlarını ortaya koyması gibi, ya da Zadar’da Nicola Basic’in sıradan betonarme merdivenleri denizle ve kentle kurduğu ilişkiyle olağanüstü hale getirmesindeki gibi, yaratıcılığın parçanın kendisinde değil ilişki tasarımında ve tasarımda  mimarlık kültürü ve bilgisini de kapsayacak sistematik-esnek bir akıllılıkta olduğuna inanıyorum.

 

Kaç kişilik bir ekibiniz var? Sorumluluklar nasıl dağılıyor?

Şu an 30 kişiyiz. İdari personel dışında ofis 5 ana grup ve 1 peyzaj grubundan oluşuyor. Her grubun birer proje yöneticisi, yardımcısı ve ekibi var. Ayrıca, bir halkla ilişkiler ekibimiz ve grafik ekibimiz var. Bir de hastane projelerinde 15 kişilik Hayalgücü Tasarım’la iş ortaklığımız var.

 

Tasarım sürecinin içinde yer almaya zaman bulabiliyor musunuz?

Genellikle seyahatlerde, çoğunlukla uçaklarda eskiz yaparak tasarımın içindeyim herzaman. “Konsept detayda devam eder” bizim manifestomuzdur. Sadece bir fuga fikrinden 1/1000’den 1/1’e tüm projeyi tasarlayabilirsiniz. Bu yüzden tasarım süreci içinde olmanız gerekir. Tabii esnek sistem tasarımı fikri takım çalışmasının çok daha rahat sürdürülebilmesini sağlıyor, ortada anlaşılır bir mantık var, parçaların ilişkisi tasarımsal özgürlüğünü kazandıktan sonra bir cephenin karışık yeşil renkli kurgusu cepheyi yapan mimarın elinde rahatça şekillenebiliyor. Niye o şekilde ya da farklı şekilde olması bir anlamda önemini yitiriyor. Eskisinden farklı olarak dijital eskizler de yapıyorum. Dijital kalemlerle aynı anda farklı uçlar, farklı renkler ve kalınlıklar yapabiliyorsunuz. Eskiz ve diyagram hala en önemli tasarım aracımız.

 

Mimarlıkta ofis ve ekip yönetimi sizce ne tür bir önem taşıyor?  Bu anlamda ofisin ortakları olarak sorumlulukları nasıl paylaşıyorsunuz?

Ortağım Begüm Yazgan’la net bir iş paylaşımımız var. Ben mimari projelerden Begüm’de bu projelerin peyzajından sorumludur. Begüm Ankara’ya 30 milyon ağaç dikilmesine önayak olan Türkiye’nin Ağahan  ödüllü tek peyzaj mimarı rahmetli Alaaddin Egemen’in 8-9 yıl assistanlığını yapmıştı, 1960 sonrası sistemci ekoloji üzerine  ödüllü de bir doktora tezi yazdı. Biz de bu bilgi ve potansiyeli  tasarımlarımlarımızda kullanmaya çalışıyoruz. Yönetimsel olarak net bir ayrımımız var ancak özellikle son dönemde Aselsan Rehis Kampüsü, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi gibi  projelerde peyzajla mimariyi birlikte düşünüyor, birlikte proje geliştiriyoruz. Tasarıma daha fazla zaman ayırabilmek için ofis ve ekip yönetiminde sorumluluğu dağıtıyoruz.

 

Yurtdışı deneyimleriniz hakkında neler söylersiniz?

2003-2008 arası Rusya, Kazakistan, 2008 sonrası Türkmenistan’da projeler yaptık. Rusya’nın 12 değişik şehrinde yapılarımız var. Özellikle Rusya’da Türkiye’de olmayan birçok kanuna göre proje üretiyorsunuz, örneğin akustik kriterler orada kanunlaşmıştır. Ayrıca Rusya’da neredeyse “fire follows function” diyebileceğiniz bir durum var. İnşai olarak da çok şey öğrendik. Yabancı mimarlar, yatırımcılarla, uzaktan iletişimle proje üretiminde deneyim kazandık. Takım çalışmasına bu ülkelerdeki deneyimimizle yaklaştık. Mimarlık evrensel bir meslektir bana göre, bu yüzden hem düşünce yapınızı, ofisinizi buna göre kurup hem de üretiminizi evrensel olarak yapmanın birçok avantajı vardır. Ülkenin ekonomik olarak zorlandığı durumlarda yurtdışında yaptığınız işler sizi ayakta tutar, bu yüzdendir ki Türk Müteahhitliği son 2 yıldır dünyada Çin’den sonra ikincidir. Gelebileceği en yüksek noktalardan birisindedir üretim bazlı olarak. Çünkü üretimini sadece ülkeye endekslemez, diğer ülkelerde de çok kısa sürede adapte olup yapı yaparlar. Kalitenin arttırılmasında uluslararası üretimin içinde olmanın çok büyük önemi vardır.

 

Kuzey Kıbrıs’tan Rusya’ya, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Gana’ya çok farklı coğrafyalarda proje üretme deneyiminiz olmuş. Bu bölgelerdeki üretimlerinizden söz eder misiniz?

Rusya, Kazakistan, Türkmenistan dışında Ukrayna, Azerbaycan, Gana, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya, Kosova, Afganistan, Güney Kore  gibi ülkelerde projeler yaptık. Genellikle yurtdışında iş yapan Türk yatırımcıları ve müteahhitleri ile bu ülkelerde projeler yaptık.

 

Yurtdışında mimarlık pratiği Türkiye ile kıyaslandığında ne tür avantaj ve dezavantajlar taşıyor?

Vergi avantajı var. Farklı yerler ve kültürlerden öğreniyorsunuz, ufkunuz genişliyor. İklim ve çalışma şartları Türkiye’ye göre zorlu olabiliyor.

 

Mimarinin yanısıra iç mekan ve peyzaj projeleri de yapıyorsunuz. Proje portföyünüz ne tür işlerden oluşuyor?

Birçok değişik konuda proje yaptık bugüne kadar; Karma kullanım, konut, ofis, kültür-eğitim yapıları, konser-spor salonları, fuar, satış ofisleri, kongre merkezi, havaalanı, hastaneler, endüstriyel yapılar, büyükelçilik, alışveriş merkezleri, otel, vb. Bunların 60’dan fazlası inşa edildi. Şantiyesi devam eden de yaklaşık 13 projemiz var.

 

Projelerinizde sürdürülebilirliği ve çevresel değerleri ön planda tutuyor ve bu yaklaşımınızı ayırdedici bir nitelik olarak ortaya koyuyorsunuz...

Ekibimizde Leed uzmanı var, ayrıca dışarıdan yeşil bina sertifikasyonu ile ilgili danışman firmalarla çalışıyoruz. Şu an 2 projemiz Leed’e başvuru aşamasında. Evrensel bir mimarlık için çevresel değerleri gözönünde bulundurmamız gerekiyor.

 

Yeri geldiğinde 1/1 ölçekte çalışabildiğinizi söylüyorsunuz. Farklı ölçeklerde tasarım  ve uygulama yapabiliyor olmak mesleki açıdan ne tür avantajlar sağlıyor?

Bursa’da bir yarışma için yaptığımız 3 m2 projeden 600.000 m2 ye kadar farklı ölçeklerde projeler hazırladık. Bu deneyim mimarın ölçü ile ilgili bilgisini artıyor. Boş bir arsaya gittiğinizde gerçekleştirdiniz işlerle karşılaştırma yapabiliyorsunuz. Francis Bacon’un ileriki yaşlarında yaptığı bir röportajda olduğu gibi daha çok şeyi öngörebiliyorsunuz.

 

Grafik tasarımla ilgili işler üretmeniz bir mimarlık ofisi olarak hayli ilginç... Bu alanda kendinizi nasıl geliştirdiniz ve neler yapıyorsunuz?

Aslında tasarımın her anında planda, kesitte, cephede grafik tasarım yapıyorsunuz. Bunun dışında grafik tasarımı mekanla birlikte kullanıyoruz. Örneğin bir derinliği, ya da mekandaki katmanlaşmayı ifade etmek için. Bir keresinde Odtü Kuzey Kıbrıs Kampüsünde rektörlüğe bağlanan bir iç köprüde duran ahşap taklamakan bankın eğrilerini sürdüren ve galeri boşluğuna yerleştirdiğimiz dijital art denilebilecek 1,5 m. ye 6m. bir tablo yapmıştık. Tablodaki grafik hem mobilya ile ilişki kuruyor hem de galeri boşluğunu derinleştiriyordu.

 

Uluslararası işbirliklerine önem veriyorsunuz. Bu işbirlikleri ne tür projelerde ve nasıl gerçekleşiyor? Size neler katıyor?

Birçok projede uluslararası mimarlar ve aydınlatma danışmanları ile çalıştık. Örneğin birlikte birçok proje yaptığımız BMW’lerin ilk led aydnlatmalarını tasarlayan Alman Naveen Mehling’den yapay ışığa nasıl yaklaşılabilineceğine dair çok şey öğrendik. Yukarıda bahsettiğim anlayışta her zaman mekanı düşünerek, mekanla birlikte bir aydınlatma anlayışını projelerimize entegre ettik. Genel olarak daha uzun soluklu, çok daha detaylı, mock-uplarla ilerleyen süreçler oluyor. Uluslararası mimarlardan da özellikle sunuş, yeni malzemeler, çizim teknikleri konusunda öğrendiklerimiz oldu. Birbirimizi tamamlayan çalışmalar yaptık.

 

Uluslararası ödüller konusunda son dönemde pek çok başarı elde ettiniz. Ödüller sizin için ne anlam ifade ediyor? 

Bugüne kadar 40’a yakın ödül aldık. Uluslararası ödüller, ödüle hazırlanırken yaptığınız işe biraz geriden, daha eleştirel yaklaşıp tekrar değerlendirmenize ve hem kendinize hem de ekibinize motivasyona yardımcı oluyor. Örneğin Cityscape’de Ankara Arena ile kamusal yapılarda ilk 5’e kaldığımızı ve 5 dakikada 5 slaytla uluslararası bir jüriye sunuş yapmamız gerektiğini söylemelerinden sonra 5 slayt için 1 hafta uğraştığımızı biliyorum. Sonuçta, Dubai’den, Libeskind’den sonra ikinci olarak döndük. Ayrıca, WAF 2015’te bu sene 4 projemiz finale kaldı; Konya Tarım ve Gıda Üniversitesi, Aselsan Rehis Kampüsü, İstanbul Volkswagen Arena, Ons İncek Satış Ofisi. Yazgan Tasarım’ın kurulduğundan bu yana geçen 12 yılda 17 ülkede projeleri yayınlandı. Uluslararası ödüllerin buna katkısı oluyor. Aslında ödülün çok önemi yok, önemli olan sizin kendinize iyi bir mimarlık üretip üretmediğiniz konusunda dürüst olmanız. Daha önce yaptıklarınızdan daha iyisini yapıp yapmadığınızı bilirsiniz. Ödüller gerçek gösterge değiller. Kimseyle yarış halinde de değiliz. Daha önce yaptıklarımızdan daha iyisini yapmaya çalışıyoruz, hepsi bu. Yaptığımız işi ileriye götürmek için Uğur Tanyeli’nin bir yazısında önerdiği gibi kendi cinnetimizi çözmekle uğraşıyoruz. Yaptığınız işten haz aldığınız anlar var, gerçek ödül o anlar.

 

Şu an ofisin yoğunlaştığı işler genel olarak hangi alanları (mimari, iç mimari veya yapı tipolojisi olarak) kapsıyor? Üzerinde çalıştığınız güncel projeleriniz hangileri?

Şu anda büyük ölçekli eğitim kampüsü (Konya Tarım ve Gıda Üniversitesi), hastaneler (Kayseri, Adana, Yozgat, Isparta şehir hastaneleri), kongre-fuar merkezi (Eskişehir ticaret odası ve kongre fuar merkezi), deniz kıyısında villa (Altes Kalkan villaları), otel (Bodrum Yalıkavak’ta otel) ve karma kullanım ofis (Ankara) ve rezidans projeleri (Ons İncek) ve İstanbul için bir konsept proje ile uğraşıyoruz.

 

Yazgan Design’ın yakın ve uzak gelecekteki hedefleri neler?

Yazgan Tasarım’ın yakın gelecekte en önemli hedefi 60’a yakın yapıdan öğrendiğimiz bilgiyi ve esnek sistem tasarımı fikrini kullanarak üretim biçimimizi geliştirmek istiyoruz. Daha innovative süreçlere yöneleceğiz ve deneyimimizi farklı ortamlarda daha fazla paylaşmayı düşünüyoruz. Yaptığımız üretimi daha fazla bilgi bazlı hale getirmeyi planlıyoruz. Şu anda mesleğin gittiği yön burada bence. Peter Zumthor’un 2000 yılında Hannover exposunda yaptığı muhteşem “Swiss Sound Box” gibi daha az detayla daha komplike mekanlar ve yapılar tasarlamayı hedefliyoruz. Bu hedefi bir yandan kendi üretim sistemimizi daha iyi kurgularken bir yandan da tasarımda özgürleşme ile ilgili fikirlerimizi geliştirerek yapmayı planlıyoruz.  

 

Eklemek istedikleriniz...

Çok teşekkürler.

 

 

Yasemin Şener / IAN Mimari

 

The extraordinary culture within ordinary architectural elements

Kerem Yazgan

2014 Venedik Mimarlık Beinali’nde 2012’deki bienalde yakalanamayan “common ground” Koolhaas’ın yaklaşımı ile evrensel bir boyuta yaklaştı bana göre. Scarpa gibi bir usta’nın mimari yapı taşlarının, parça parça nasıl biraraya gelebileceğini gösterdiği Venedik’te, Koolhaas’ın “Fundamentals” sergisinde yapıyı parçalarına ayırarak hem Scarpa’ya dolayısıyla serginin bulunduğu bağlama yaptığı bana göre gizli atıf, hem tüm mimarlara hem de kullanıcılara hitap ederken yakaladığı “temel” ve “ortak zemin” ve bu parçaların herbirinin “kültürüne” girmesi uzun yıllardır üzerine düşündüğümüz yapı taşları, bu taşların tasarımının ve bu taşlarla oluşan mekanların yaşantısı ile oluşan kültür arasındaki ilişkiyi net ve son derece zengin bir içerikle ortaya koymaktaydı. Özellikle serginin girişinde ziyaretçiyi karşılayan “tavan” bölümünde tüm asma tavanın günümüzdeki kesiti ile geçmişteki asma tavansız tavanın ilişkisi tüm çarpıcılığıyla sadece tavana bakarak mimarlık kültüründeki değişime dair ipuçlarını serginin başından veriyordu. Hemen ardındaki bölümde ise tüm bu parçalardan oluşan mekanların, içlerindeki tuhaf yaşantılarla nasıl bambaşka olabileceklerini gösteriyordu. Koolhaas ve sergi için çalışan tüm ekip, en temel, merdiven, kapı, tavan, zemin, çatı, vb. yapı taşlarını sergilerken aslında sıradanın-banalin içindeki olağanüstü mimari-kültürel ve sosyal zenginliğin ipuçlarını ortaya koyuyordu. Özellikle “Parameters of the political balcony” çizimindeki gibi sıradanın farklı kullanımlarının istatistiki bir şekilde yanyana koyulup, mimarca bir bakışla yorumlanması, aslında benzer mimari parçaları ve yaşantılarını yanyana koyduğumuzda nasıl farklı bakış açılarına ulaşabileceğimize dair bir örnekti. Aslında balkon, balkondu aynı zamanda, kapı da kapı. Antarktikada da, İspanya da da. Ama farklı yaşamlar sıradan bir balkonu yeterince ilginç kılıyor.

Aslında sergidekinden çok daha fazla kategori var tabii ki mimarlığın yapı taşları olarak. Nasıl ki bir araba 2.000 ile 20.000 parçadan oluşuyorsa, bir yapı ve mekan da parçalardan oluşuyor aslında, her ne kadar 21. Yüzyıl mimarlığı, Scarpa’nın antitezi gibi, bu parçaları biraraya getirerek mekanda bütünleştirip birbirleri içine eritmeye çalışsa da. Yapı, mekanlardan, mekan da parçalardan oluşurken her bir parçanın kendi hikayesi, potansiyeli, biraraya gelişi ve mimarlık kültüründeki yerini düşününce insan “Fundamentals” sergisinde gezerken şu “temel” soruları sormadan edemiyor: Bir yapı ve mekan kaç parçadan oluşur? Bir yapı ve mekan kaç kültürden oluşur? Ve Her bir parçanın kendi otonom tasarımsal, yapısal, kültürel ve sosyal potansiyelleri ve hikayeleri ile biraraya gelişlerini, dünyanın farklı yerlerindeki kullanımlarıyla ve mekanın dinamik, günlük yaşantısıyla çarptığımızda çıkan zengin kombinasyonu düşündüğümüzde “modernitenin absorbe” edilmesi mi? yoksa mimarlığın sıradan temel taşları içindeki olağanüstü kültüründen, başka bir mimarlık düşüncesinin absorbe edilip geliştirilmesi mi?

  • White Facebook Icon
  • White Instagram Icon
  • White LinkedIn Icon

© 2020 by Yazgan Design Architecture.

All rights reserved. Any content on this website cannot be published, copied or used without permission.